Bugun...

Halit AKSUNGUR
SARIVELİLER GELENEKSEL KARACAOĞLAN YAYLA ŞENLİKLERİ-2
Tarih: 13-08-2014 06:55:00 Güncelleme: 13-08-2014 06:55:00


 Karacoğlan’ın deyişleri, genellikle, doğa ve sevi  üzerine  yazılıp söylenmiş olması en belirgin özelliklerinden biridir. Bir çok köy ve kasabada mezarı ve makamı olduğu sanısı söylentiden öteye geçmemiştir. Somut kanıtlar ortaya çıkıncaya kadar rivayetlerin sonu gelmeyecektir. Buna göre bu gün için elimizdeki  tek kanıt ona ait olduğuna inanılan şiirleri ve son günlerde bulunduğu bildirilen mezar taşının, üzerindeki “Karacaoğlan’ın ruhuna Fatiha” yazısının bulunduğu  mezar taşı inandırıcı olarak oldukça güçlü bir kanıttır.

                Bilindiği gibi, bizim kültür ve geleneğimizde insanların adı ve soyadından ayrı olarak bir  çoklarının bir de takma adları, lakapları vardır. Öyle ki lakabıyla çağrıla çağrıla kişi kendi adını unutmuş kendini  bile lakabıyla tanımaktadır. İkinci önemli bir nokta da Türk insanı doğuştan biraz şair yaratılışlıdır. Her birimiz az-çok birkaç dörtlük karalarız. Yetenekliler çalışmalarını sürdürür, öbürleri orada tıkanır kalır. Çoğu da şiirlerinde köyü, kasabası, kenti üzerinde şiirler yazar, suyunu, havasını, dağlarını, yaylalarını, güzellerini dile getirir. Hiç birisi Paris, Londra, Moskova,  gibi dünyaca ün yapmış kentlerini şiirleştirme yoluna gitmezler. Çünkü insan ilkin bildiğini, tanıdığını, daha da önemlisi  yaşadığını ve  özlediğini  şiirlerle dillendirir, ona  övgüler söyler..

 

Ünlü Ozan Karacaoğlan’ın yaptığı da bundan ayrı bir şey değildir. Hani bilirsiniz, Kerem, Aşık Garip, Sürmeli Beğ ve diğer eski halk ozanlarımız bir gece gördükleri rüyada karşılarına dünya güzeli bir kızı çıkar. Peri güzeli olarak tanır onu..  Bir de Pir var ki onu okşayarak “ Haydi git dilin çözüldü, çal söyle sevgilini ara bul” der. Sabah uyanınca türkü de düzer olmuştur bağlamada çalar, aşık olur çıkar..     

Karacoğlan bunlara hiç benzemez. Ondaki Platonik aşk değildir. Dokunduğu, suyunu içtiği pınar, tırmandığı karlı boranlı dağlar, sevgilisini beklediği çeşme başı veya buluşacağı belli bir kavil yeridir. Elinden tuttuğu gök öncekli Elif’tir, Döne’dir, Zeynep’tir. Kısacası o gerçekleri, obasında yaşadığını, olup biten gerçeklere türkü yakmıştır. Onları betimlemiştir. (tasvir)                                               

Bir önemli nokta daha var üzerinde durulacak, düşünülecek.  192O li yıllara kadar Karacaoğlan bilinmiyor, adını, sanını şiirini okuyan yoktu. İşte o yıllarda Konya’da Müfettişlik görevi yapan rahmetli Ali Rıza Yalgın Taşeli köylerine okulları Teftiş için gittiğinde yöre insanlarının söyledikleri türkülerin sonunda “Karacoğalan der ki” dizesiyle  bitirilen türküler dinler. Her türkünün sonunda buna benzer deyişleri duyunca ilgisini, dikkatini çeker.                                                                                                                                                                      Karacaoğlan der ki güzel öğmeli                                                                                                                           Karacaoğlan derki gidelim yâre                                                                                                                                             Karacaoğlan bilir senin halini                                                                                                                                 Karacaoğlan söyler sözün başarır                                                             gibi türkülerin başında veya sonunda  Karacaoğlan adının geçmesi ilgisini çeker. İlk kez duyduğundan değerli  bir mal bulmuşçasına sevinir. Kimdir bu Karacoğlan diye düşünmeye  başlar. Sonra yaşlı dedelerden torunlarına, oradaki gençlere “Haydi bir Karacoğlan çağır da içimiz açılsın, kulakların pası silinsin” sözlerini  işitir. Hazine bulmuşçasına sevinir. Başlar onun türkülerini derleyip toplamaya. Konya’ya dönünce “BABALIK” Gazetesinde bunları yayınlar. Günümüze kadar da yirminin üzerinde yazar onu kitaplaştırır. Yöredeki yaşlanmış dedeler den dinlediklerini anlatırken, onlarda dedelerinden babalarından böyle işittiklerini söylerler..  Şairle ilgili sözlü gelenek (sözlü edebiyat) onu böylece günümüze kadar yaşatmıştır, diyebiliriz.. Aslına bakılırsa  insan en iyi bildiği şeyi anlatır. Gözlemlerini , yaşadığını unutmaz. Karacoğlan’ın yaptığı da budur. O çağda Orta Toros’ların Taşlık yöresi Taşelinde, obalar arasında gezerken, yasaklardan uzak, katı kuralların olmadığı, oldukça özgür bir ortamda şair de yaşadığını, toplumda olup bitenleri dile getirir ki bu da doğaldır. Biz burada onun deyişlerinden örnekler vermek isterdik ama bize verilen yer o kadar geniş olmadığı için şiirlerinden birer dörtlük vererek yetineceğiz. İşte birisi :                                                                                                                                                                         “ Karacoğlan der ki bu yer neresi                                                                                                                          Altınoluk Pınarbaşı süresi                                                                                                                                        İnce belde saçlarının turası                                                                                                                                 Böyle selvi boylu akla ziyandır”                                                                                            

Altınoluk, Barçın yaylasıyla ünlü bir yayladır. Günümüzde mermer ocakları olarak çalıştırılan bir bölgedir. Araştırmacı yazar, folklorcu Ali Rıza Yalgın (Cenupta Türkmen Oymakları) adlı eserinde : “Bura halkı türkü çağırma yerine Karacoğlan çağır diyorlar” diye yazar. Arkasından da “ Beni Karacoğlan’la tanıştıran ilk dörtlük şöyledir” der, dörtlüğü verir.                                                                                          “ Dün sabah erkence yâre uğradım                                                                                                                     Hoş geldin sevdiğim in dedi bana                                                                                                                        Tomurcuk memesin verdi ağzıma                                                                                                              Yorgunsun sevdiğim em dedi bana.”                                                                  

 

Topladığı şiirleri Konya’da Babalık’ta yayınlamaya başladığını belirtir. Hiç kuşku yok ki bu şiirlerin çıkış kaynağı neresi ise bunun bir kanıt olması gerekir. Daha somut bir kaynak ortaya çıkıncaya kadar bu bir gerçektir. Rivayetlerle (söylence) uydurma kurgular insanı bir yere götürmez diyoruz. Mut’lu hemşehrilerimiz bu konuda çok çaba gösterdiler. İyi de oldu. Ne varki, halkın dilinde tekerleme gibi söylenen: “Üç pınar ile beş çınar, olmazsa, Mut yanar”diye tanımlanan yerlerde “Karacoğlan gibi bir şahini bağlasanız durmaz. Onun durağı, başı boz bulanık yüce dağlar, boz bulanık akan  çaylar, dereler, buz gibi soğuk suyuyla Elifin testi doldurduğu pınarlardır diyen Anayasa Mahkemesi Üyesi ünlü şair Mehmet Çınarlı Yassı Kaya adlı eserinde diye yazar. 15 Yaşında 45 belikli yörük kızları, Türkmen gelinlerinin yurdudur demek akla daha yatkın gelmez mi?

 

Ali Rıza Yalgın’ın derlediği türküleri Konya’da yayınlamasından sonra yine Konya’da edebiyat öğretmeni olan Sadeddin Nusret Ergun  öğrencilerine, özellikle Ermenek’te, Toros’larda, Barçın çevresinden derlettiği türküleri kitaplaştırır. Ali Rıza Yalgın da şairin öğüt veren on şiirini adı geçen eserinin cilt. 2 s. 243 te yayınlar. Altına “Bu dörtlükler Taşeli’nden derlenmiştir” der. Elde bulunan belgeler böyle derken şu dörtlüğü okuyunca mantığımız da onları onaylayacaktır.                                                                                      Gözyaşlarım yeryüzüne saçıldı                                                                                                                              Bahar geldi yayla yolu açıldı                                                                                                                                   Yel esti de karın beli seçildi                                                                                                                                           Yol oldu gidelim bizim illere”                                                                 Şairimiz sonbaharda obalarla birlikte sahile inmiştir. Havaların ısınması, baharın yaklaşmasıyla halkın “Aşağı Yel” dediği Lodos esmeye başlayınca karlar hızla erimeye başlar, başı karlı dumanlı geçit vermeyen dağlar yol oluverir olur. Şair de deyişlerini düzer yeri ve yurdu üzerinde bizlere bir ışık tutar Bunun başka bir yorumu olur mu?                                                                                                                                  Ali Rıza Yalgın, “Cenupta Türkmen Oymakları” adlı eserinde Bolkar dağında  Dudaklı  Mehmet ağanın çadırına vardım. Orada iki de Barçın yaylasından gelen iki Keşefli  yörüğü vardı. Türkmenler işte böyle senede bir kere uzakta olsa birbirlerini ziyaret ederler. Mehmet ağanın babası da 80 yıl önce Barçın yaylasından geldiğini yazar. ( Barçın yaylasından buraya göçmüşlerdi”) Ali Rıza Yalgın Bolkar dağlarından doğuya doğru gider, Bahşişli Hüseyin ağanın çadırına konar.  Bahşişlerde 1773 lerde Barçın’dan buraya göçmüşlerdir, diyr yazmaktadır. İşte böyle böyle Taşeli yöresinden sahil  köy ve kentlerine göçen Türkmenler gittikleri yerlere Karacaoğlan şiirlerini de götürdüler.  İlk sıralar bu köyler onlara gurbet gibi geliyordu. Sağlıklarının bozulduğunu bir çok yazılı kaynaklardan anlıyoruz. Böyle anlarda Karacoğlan deyişleri  onlara yoldaş, haldeş oluyor, okuyanlar, Dinleyenler de bu yakımları severek ezberliyorlar o şiirlerde kendilerini buluyorlardı . Hangi Türk Karacaoğlan şiirini dinler de beğenmez. İşte onun şiirlerinin yayılmasının bir nedeni de bu olaylardır. Halkın sevgisi sel gibi akar. Onun sevgisini hiçbir güç durduramaz. Şiirlerinin sevilip yayılmasında bir etken de içinde yaşadığı gerçek doğayı, görüp sarıldığı Türkmen gelini bildiği, dokunduğu, biridir.. Onu su yolunda görmüştür, çeşme başında konuşmuştur.

 

                Tarihte yazıldığı gibi Silifke ve doğusuna doğru Türk’ün elinde değil, Rum, Ermeni kalıntılarının idaresinde idi. Yavuz Sultan Selim’in son zamanlarında o topraklar elimize geçmiştir. 



Bu yazı 8156 defa okunmuştur.

YORUMLAR



YAZARIN DİĞER YAZILARI