Bugun...

Mükremin KIZILCA
ALTINTAŞ YAYLASI
Tarih: 05-02-2015 15:06:00 Güncelleme: 05-02-2015 15:06:00


Hafiften bir yağmur başlamıştı, çisil çisil, o cinsten. Keçiler kapalı ağıla katılmak üzere olduklarını anladıklarından olmalı bir tutam daha ot kapmak için çabalarken, kuşlar biraz garipsemiş olmalılar ki ağaçlardan ve kayalardan bir kuytu yer aradılar kendilerine.

 

Yağmur yavaş yağıyor ama öve öve yağıyordu. Taşların üzerindeki yosunlar ıslanmış artık kına kıvamını almışlardı. Ortalık bir tenha idi ki o kadar olurdu: insanlarla beraber adeta bütün canlılar göç etmek üzereydi.

 

Yılanlar çıyanlar ve böcü börtü toprağın altına girmiş, göç eden kuşlar göç yolunu çoktan tutmuşlardı. Düdenlerin üzerini bir kör duman bürümüştü, yukardan baktığında sanki insanın üzerinde yuvarlanası geliyordu. Son baharın bu son günlerinde ağaçlar soyunmuş yağmur suyuyla duş alıyorlardı, ardından da beyaz bir kefen giyip yeni bir dirilişe kadar uykuya yatacaklardı.  Sadece ağaçlar mı kurak geçen bir mevsimin ardından yağan yağmurla oluşan küçük göbetlerde serçeler suyla dans ederek gelecek baharın kurunu yapıyorlardı.

 

“Atın yelesinin bir tarafı görür diğer tarafı görmez” dedikleri türden bir yağmurdu bu: derelerde kör duman, tepelerde sulu sepen, düzlerde yağmur halinde düşüyordu Allah’ın rahmeti yere. Allah’ım bu nasıl bir tabiat ki her şey birbirini sektirmeden takip ediyor diye düşündü, öğretmenin dedikleri aklına geldi: Allah önce nurdan bir bulut yarattı onu göklere saldı onları yanına çağırarak isteyerek ve ya istemeyerek gelin deyince onlar isteyerek geldik dediler. O gaz bulutundan şu andaki hissedebildiklerimizi bir bir yarattı. Gökleri ve yerleri oluşturdu altı dönem halinde sıraya koyarak yaratma ve donatma işini bitirdi. Yeryüzünü büyük misafirini ağırlayacak hale getirdi. O büyük misafir halifem dediği insandı, cennette yaratıp dünyaya göndermek için hazırladığı halifesi, âdemoğlunu buraya göndermeden önce son hazırlıkları teftiş için Mikail’i gönderdi.

 

Mehmet el kaldırıp öğretmene sormuştu: hocam Allah kendi yarattığını teftişe yine kendi yarattığı başka birisini nasıl gönderir demişti. Hoca şöyle cevap vermişti Mehmede:  Bak Mehmet, Allah isteseydi ol deyince de olurdu her şey ama o altı günde yarattım diyor bunun sebebi bizlere sistemli çalışmayı ve zamanı gelince istirahat etmeyi de öğretmek içindir. Ayrıca âdemoğlunun yaratılmasına “kan dökerler” gerekçesiyle değişik görüş arz eden melekler arasında bulunan Mikail’in gönderilmesinde de büyük hikmetler aramak lazımdır.

 

Evet, Mikail a.s. bakar ki her şey tek kelimeyle mükemmeldir burada yaşayacak olan âdemi kıskandıracak bir nizam verilmiştir dünyaya: arasından ırmaklar akan tepeler, tepelerde kayalar kayalarda her tür kuş için hazırlanmış yuva yerleri, yamaçlara ağaçlar ağaçların el girmeyecek sıklıkta yapraklar birebir kuşların yuvalarını saklamak için tasarım verilmiştir. Her canlı için kaçacak ve sinecek yerler, bahara kadar saklanacak delikler, memeliler için inler mağaralar, insanlar için bin bir türlü nimetler hepsi hazır ve amadedir.

 

Yağmur yamaçların bir başka tarafına geçince keçiler ıslanarak yumuşayan Karamık dallarına bir başka şevkle ardıldılar, onların rızıkları peşinde koşuşunu ibretle izledi Mehmet ve tepeden tepeye ıslıkla ve ateş yakarak, nara atarak haberleşen üç beş çobandan başka kimsenin kalmadığı yayladan ayrılmanın zamanının geldiğini anladı. Bu yağmurun ardı mutlaka kardır, kar yağınca da Altıntaş yaşaması daha bir zor yayla olacaktır.

 

Yağmurun ardından kar yerine bir güneş açtı ki adeta tabiatın en sevimli yanıydı bu, ağaçlar dağlar kayalar ne varsa yıkanmış arınmış tertemiz bir mahşere hazırlanmış gibiydiler. Keçiler çebiçler yazmışlar tekeler ve koyunlar pırıl pırıl parlıyorlardı. Yağmurun yağdığı yamaçların aktığı ara dereler boz bulanık sularla dolup akıyordu, yağmurlar toprağı doyurmuş artanını ak denize bu dereler vasıtasıyla sevk ediyordu yaratan. Bir başkasına ümit kaynağı olsun diye.

 

Dereler dolu dolu ve deli deli akarken neleri sürüklemiyorlardı ki peşlerinden. Odunlar, kütükler, çam yarmaları ve türül türül bir toprak kokusunu en önemlisi de en zor elde edilen topraklarımızı en kolay bir biçimde uzak yerlere sürüklüyorlardı. Bu manzara Mehmedin kafasını da bir yerlere aldı gitti, sürükleyip taa anacığının sıcak kucağına bıraktı.

 

 Güroluk daha gür akıyor, oba taşı ikindin güneşinin feriyle altın bibi kızarıyordu. Yağmur durduktan sonra oba taşındaki çardaklarda, keliflerde kim varsa dışarıya fırladılar. Erkekler harman yerlerine gidip kalan samanları hararlara basarken kadınlar çardakları toplamaya başladılar. Çocukların hiçbir şey umurunda değildir: onlar hep burada oynamak istiyorlar bu güzel yayladan kopmak istemiyorlardı, hâlbuki köydeki avarların, darıların ve meyvelerin de hasat zamanı olduğunu ne bilsinlerdi.

 

Çayırlarda tek tük develer boduklar geziniyor, atlar yılkılar yayılıyordu. Kara ineklerin sarı öküzlerin ve vefakâr eşeklerimizin hiçbir şeyden haberi yoktu. Bu gün yarın yayla boşalacaktı, bu yaylaya çıkmak da inmek de hep beraber olurdu.

 

Oba Taşından son yükler yükleniyordu, buğdayı çok olanlar 30-40 kadar deve katarı kiraladı Yörüklerden ve bir daha geri gelmeyecek şekilde attılar yüklerini develerin iki dengine. Altıntaş’ın eteklerindeki tüm kuşlar ağlaşmaya başladılar: bu kışta kıyamette bizi bırakıp nereye gidersiniz diye, gözyaşı döktüler, hele gök güdüklerin obadaşının üstünden öyle bir çığlık atışları vardı ki herkesi ağlatmaya yetiyordu. Ziccinin başına kadar onları takip ettiler ama sonunda çaresiz kendi yurtlarına döndüler.

 

İşte siz böylesiniz sıkıyı görünce kaçarsınız diye kahırlandılar insanlara: biz ise yaz kış buranın cefasını çekeriz sizler sadece sefasını sürmek için gelirsiniz diye sokrandılar içlerinden. 

 

Ya karaçayır, Topaktaş, zille, öte Salı, beri Salı, hacabdıl çayırı, Karaçayır, gölcük, düdenağzı, mağaralar ve inler hepsi haftalık toplanıyorlar şimdi ve bir plan etrafında çalışıyorlar belli. Üzerlerine inen dev balyozların acısının hesabını soracak bir merci arıyorlar anlaşılan. En fazla canlarını sıkan da, 500 yıldır dedelerinin ekip kaldırdığı toprakları beş para için bu dev balyozların sahiplerine terk edenlere oluyordu.

 

Altıntaş’ın en vefakâr sakinleri kuşlar olmuştur hep: insanları baharın gelince karinin önünde karşılamışlar güzün geri dönerlerken aynı yere kadar uğurlamışlardır. Baharın aynı kişileri yaylada göremeyince de üzülmüşler, insansız vahşi doğanın bile olamayacağını anlayarak onların peşlerine takılıp köylere inmişlerdir.

 

Sonuçta ne olduysa yalnız mezarlara olmuştu, nesilleri kesilen bir arayan ve soranları kalmayan bu “yalnız mezarlar” Altıntaş’ın soğuk ve buzlu yamaçlarını ve tipili tepelerini kışın bile beklemeye devam edecekler: insanların sanayi devriminden önceki şen halleriyle bu yaylaları doldurana kadar. 04-02-2015

 



Bu yazı 28354 defa okunmuştur.

YORUMLAR



YAZARIN DİĞER YAZILARI